Ana içeriğe atla

BANNER

EKOLITY’E IPRA ALTIN ÖDÜLÜ

09.10.2019 - 13:34

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ HAKKINDA BİLGİLER VEREN EKOL LOJİSTİK KURUMSAL İLETİŞİM DİREKTÖRÜ ARZU ÇETİN, “MAALESEF DÜNYADA TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNE GERÇEK ANLAMDA ULAŞABİLMİŞ BİR ÜLKE YOK.” DİYE KONUŞTU.

Toplumsal cinsiyet eşitliği denildiğinde ne anlamalıyız? Türkiye’de bu konuda hangi noktadayız?
Toplumda genelde “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği” ifadesi kullanılır. Ancak biz  “Toplumsal cinsiyet eşitliği” diyoruz. Çünkü varmak istediğimiz pozitif noktanın altını çizmek istiyoruz. Bu düşüncemizin temelinde bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek var. Psikolojide olumsuzu dile getirdiğinizde, hedefiniz olumluya ulaşmak bile olsa beyin olumsuz tarafı algılıyor. Hedef yönünde aksiyon almamayı ya da olumsuz aksiyon almayı yeğleyebiliyor. Hâlbuki olumluyu dile getirdiğinizde çok akıllı zannettiğimiz beynimizi bile kandırabiliyoruz. Beynin otomatik olarak olumlu yönde aksiyon almasını sağlayabiliyoruz. 
Fotoğrafa baktığımızda işi sadece Türkiye olarak kısıtlamak doğru değil. Maalesef dünyada toplumsal cinsiyet eşitliğine gerçek anlamda ulaşabilmiş bir ülke yok. Yaklaşmış, çok iyi durumda olan Norveç, Finlandiya gibi İskandinav ülkeleri var. Türkiye ancak 131’inci sırada. Demek ki ödevimiz çok. 

Ekol’ün sektörde ezber bozan bir yaklaşım gösterdiğini söyleyebilir miyiz? 
Ekol Lojistik, erkek egemen lojistik sektöründe elini taşın altına koyuyor. Erkek egemen bir sektörde; lojistikçilere, nakliyecilere rol model olmak için yola çıktık. Aslında biz “kadıncılık”, “erkekçilik” yapmıyoruz. Birey olmaktan bahsediyoruz.
Milliyetçilikten nasıl bahsediyorsak, ırkçılığın nasıl yanlış olduğunu vurguluyorsak  ya da memleketçilik yapmak ne kadar negatif bir şeyse insanları cinsiyetlerine göre ayırmak da çok anlamsız. “Kadınlar böyledir, erkekler şöyledir” diye sınıflandırmak; “O milliyetten olanlar kötüdür, o dinden olanlar iyidir” demek doğru değil. Ben Türk bir kadınım. Ancak beni “Türkler böyledir” diye sınıflandırırsanız, ardından “Kadınlar böyledir” diye tasnif ederseniz karşınızda bir sürü “Arzu”  olması gerekir ama yok, hepimiz farklı bireyleriz. 

Çalışma yaşamında birey olmak denilince neyi anlamalıyız?
İş hayatı ve şirketler toplumun birer yansıması. Nasıl ki ailelerimiz, evlerimiz toplumun yansımalarıysa iş yerleri de öyle. Şöyle ön yargılarla karşılaşabiliyoruz. Bir toplantıda aynı pozisyonlardaki kadın ve erkek çok kuvvetli iki tane sunum yapabiliyorlar. Yumruğunu masaya vurup, istediğini alıp masadan kalktığında erkek için “Bravo, masaya yumruğunu vurup aldı” diyebiliyoruz. Aynı başarıyı bir kadın çalışan gösterdiğinde “Ne kadar hırslı, ne kadar hırçın, tırnaklarını çıkardı” gibi ifadeleri kullanılabiliyoruz. 

Çalışma yaşamında liyakat üzerinden eşitliğin sağlanmasının verimlilik artışına etkisi nedir? 
OECD raporları, 2030 yılına kadar dünyada kadının iş gücüne erkekler kadar katılmasıyla ekonominin yüzde 12 büyüyeceğini ortaya koyuyor. Bugün hangi ülke yüzde 12 büyüme gösterebiliyor? Böyle bir fırsat var. Neden kullanmıyoruz? Bu oranların önyargıları olanları ikna etmek için iyi bir gösterge olduğunu düşünüyorum. 

Kadın çalışanların hakim olduğu sektörlerde bile üst düzeye çıkıldıkça kadınlar engellenebiliyor. Bu noktada sizin yorumunuz nedir? 
Şirketlerde, yönetim kurullarında, üst düzey yönetici seviyesine gidildikçe böyle bir eğilim var.  Ancak son yıllara bu kırılmaya başlandı. Hatta pozitif ayrımcılığa doğru dönmeye başladı diyebiliriz. Bir yandan da kadının çok sayıda çalışanı, alanı yönetemeyeceği, zorlanacağı, çocukları nedeniyle zaman sıkıntısı yaşayacağı, akşam eve erken gitmesi gerekebileceği gibi bir takım önyargılar da var.  
İş hayatında “Cam tavan sendromu” diye bir şey var. Biz kadınlar da bazen kendimizi o cam tavana hapsedebiliyoruz. “Üst seviyeye geçersem sorumluluklarım artacak, akşam da işten çıkıp eve gidemeyeceğim. Eşime, çocuklarıma zaman ayıramayacağım. Ne gerek var, ben şu anda olduğum seviyede kalayım, orta kademe yönetici olmak benim için yeterli” düşüncesiyle kendimize engel olabiliyoruz. İş yerinden bağımsız, eşi de kadına engel olabiliyor. “Hanım, ne gerek var. Bizim daha fazla paraya mı ihtiyacımız var? Sen de ne güzel çalışıyorsun. Çocuğuna, bana ayıracağın zamandan niye çalacaksın. Senin kendini bu kadar sıkıntıya sokmana gerek yok” diyerek engel olabiliyor. 

Ekolity fikri nasıl doğdu?
Her şirketin gücüne, vaktine, finansal imkânlarına göre yaptığı sosyal sorumluluk projeleri var. Biz de çalışanlarımızın doğrudan katkıda bulunabileceği bir sosyal sorumluluk projemiz olsun istedik. 5 Aralık Dünya Gönüllülük Günü’nü Ekol Gönüllülük Günü ilan ettik. Ekol; 15 ülkede, 80’den fazla lokasyonda, geniş bir coğrafyada faaliyet gösteren bir şirket. Farklı ülkelerden, kültürlerden 7 bini aşkın çalışanımız var. Her yerde aynı sosyal sorumluluk projesini yürütmek de çok mümkün değil. Şirket çalışanlarımızdan bulundukları coğrafyada, kültürde toplumda ihtiyaç duyulan bir konuyu ele alarak, bireysel katkıları olacak şekilde bir toplumsal sorumluluk projesi geliştirmelerini istedik. Tamamen gönüllülük esasına dayalı bu projede kimi çalışanımız tesislerimizin bulunduğu yerlerde göreceli zor şartlarda okuyan çocukların futbol takımlarının formalarını temin etti. Kimisi antrenman sahası yaptı, okul boyadı. Şirkette atık olarak duran paletlerden, brandalardan sokak hayvanları için barakalar inşa edildi. Bir grup çalışanımız engellilerle çalıştı, hastane ziyaretlerinde bulundu, müşterilerimizden hızlı tüketim ürünleri temin edip Suriye kamplarına ulaştırdı. 

Uluslararası arenada ödül alan Ekoliity’de bundan sonraki hedefleriniz nedir?
Ekolity ile halkla ilişkiler dünyasının Oscar’ı kabul edilen Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği IPRA’nin altın ödülünü aldık. Projenin ikinci etabına başlayacağız. Bugüne kadar Ekoliyt’yi yoğunlukla İstanbul ve Ankara’daki tesislerimizde yürüttük. Anadolu’da çok daha hızlı ve çok daha fazla gruba ulaşarak yayacağız. Üçüncü etapta hedefimiz; bu oyunu iş ortaklarımızla ve tedarikçilerimizle birlikte oynamak, onlara da farkındalık kazandırmak.

arf

Yukarı