Ana içeriğe atla

itt

KENDİ KENDİNE YETEN BİR TARIM EFSANESİNİN ÇÖKÜŞÜ

14.09.2018 - 17:01

Türkiye, sahip olduğu toprak, su kaynakları ve iklim şartlarından dolayı dünya üzerinde tarım için en elverişli ülkelerden biridir. Hatta insanlık tarihinde bile ilk tarım ve buğday kalıntılarının izine Şanlıurfa Göbeklitepe’de ulaşıldığı biliniyor. Ancak geçtiğimiz aylarda Türkiye Toprak Mahsulleri Ofisi’nin Avrupa Birliği’nden toplam 230 bin ton buğday alımı için uluslararası ihale açtığını duyurması son derece dikkat çekiciydi. Yerli üretim yetmeyince Kanada’dan Meksika’ya ABD’den Etiyopya’ya kadar birçok ülkeden nohut, mercimek ve kuru fasulye ithal etmeyi sürdürdük. Ülkemiz bir zamanlar “Tahıl Ambarı” olarak anılırdı. Şimdi önümüzde duran tablo ise son derece iç karartıcı. 
Türkiye’de tohumdan tarım arazilerine, üreticiden tarım işletmelerine kadar her alanda yeni bir devrime ihtiyaç var. Sahip olduğumuz geniş ve bereketli toprakları doğru kullanamıyoruz. Tarım politikalarının doğru uygulanamaması nedeniyle tarım sektörü art arda ağır darbeler aldı. Bu politikalar üreticiyi canından bezdirerek neredeyse A’dan Z’ye tüm tarım ürünlerinde ithalatçı konuma geldik. Zaten üretmeyen tüketen bir toplumuz. 1950’li yıllardan beri ürettiğinin karşılığını tam olarak alamadığı için köyde yaşayan çiftçi topraklarını terk edip, büyük şehirlere göç etti, ediyor ve edecek. Köyünde toprağının efendisi olan köylünün toprağı artık bırakın başkasını, kendini dahi besleyemeyecek hale geldi. 
Türkiye Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Yönetim Kurulu Başkanı Özden Güngör’ün açıklamalarına göre Türkiye A’dan Z’ye tüm tarım ürünlerini ithal eder hale geldi. 
Bu alandaki diğer önemli bir konu da, 2005 yılında yürürlüğe giren 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu ile tarım arazilerinin farklı amaçlarla kullanımına sınırlamalar getirilmiş olmasına rağmen verimli tarım arazileri, konut, sanayi ya da turizm amaçlı imara açılıyor ve üzerinde büyük rantlar dönüyor. Aynı şekilde 2006 yılında yürürlüğe giren Tohumculuk Yasası nedeniyle tohumda İsrail, Amerika gibi ülkelerin GDO’lu tohumlarına muhtaç hale geldik. Yerel ve geleneksel tohumlarımızı yok ettik. Doğanın bile dengesi bozuluyor. Sadece tarımdan elde ettiğimiz gıda ürünü değil, soluduğumuz hava, içtiğimiz kaynak suyu bile tehlikeye giriyor. Atalarımız bile yerleşim yerlerini verimsiz topraklar üzerine kurmuşlar, verimli toprakları tarım için, ekip biçmek için kullanmışlar. Bereketli topraklarımızı yapılaşmaya açarsak, gelecek nesilleri bu topraklar besleyemez hale gelir. Topraklarımızın amaç dışı veya yanlış kullanımı israftan başka bir şey değildir. Ayrıca erozyon ve çoraklık gibi pek çok felaketi de beraberinde getirmektedir. Alternatif olarak kullanılabilecek geniş verimsiz alanlar varken, verimli, hatta yatırım yapılarak sulamaya açılmış tarım arazilerinin tarım dışı amaçla kullanımı acı vericidir. Alınan tüm yasal önlemlere rağmen bu durum engellenememiştir. 
Tarım sektörünü yeniden ayağa kaldıracak bilimsel yöntemleri teşvik eden bir yapının kurulması gerektiğini düşünüyorum. Ülkesel arazi kullanımı planı yapılmalıdır. Toprak Kanunu, tavizsiz ve kararlı biçimde uygulanmalıdır. Kanunun etkin bir biçimde uygulanabilmesi için, Toprak Koruma Kurullarında üye sayılarının tekrar düzenlenerek, çiftçi kuruluşlarının ve sivil toplum örgütlerinin ağırlığı artırılmalıdır. Verimli topraklardaki kaçak yapılaşmanın önüne geçilmeli, sıkı denetim tedbirleri alınmalıdır. Tarım arazilerinin çevresinde yaşayan köylü halk, toprak konusunda bilinçlendirilmeli, üreteceği ürün hakkında A’dan Z’ye eğitilmeli, onları şehre göç etmekten kurtaracak ve toprağa yeniden bağlayacak,  üretken hale getirecek yapısal tedbirler alınmalıdır. Haller yasası yeniden tepeden tırnağa düzenlenmelidir. Fransız, İngiliz, İspanyol ve İtalyan çiftçisi nasıl günlük ürettiği mahsulü, doğrudan aracı olmadan kendisi halka ulaştırıyor, çıkarıp pazarlara satabiliyorsa aynı model bizim üreticimiz için de uygulanmalıdır. Eskiden İstanbul çevresinde, Çatalca’da, Büyükçekmece’de, Silivri’de, Çekmeköy’de verimli araziler üzerinde tarım ürünü yetiştirilir, bunlar üreticisi tarafından semt pazarlarına çıkarılırdı. Böylelikle halkımız, taze ve mevsimindeki ürüne ucuz ve doğrudan ulaşabilirdi. Bu durumun yeniden bizde de geçerli olabilmesi için semt pazarları ve haller çiftçiye açılmalıdır. 
Son olarak bu olumsuz tablonun içinden bir an önce çıkmayı ve topraklarımızda yüz yıllardır bolluk ve bereketle hüküm sürmüş tarım geçmişinin en kısa zamanda yeniden hayatımıza katılmasının özlemini duyuyoruz.

a

Yukarı