Ana içeriğe atla

FFF

Martın son haftasında piyasada olanlar

10.04.2019 - 15:41

Günümüzde konvertibilite, bir ülke parasının hiçbir engelle ya da kısıtlamayla karşılaşmaksızın o anda geçerli olan kurdan bir yabancı paraya çevrilebilmesi demek. Türkiye, 1990’da konvertibiliteye geçti ve TL konvertibl para birimi haline geldi. Bunun sonucu olarak Türkiye’de bankalar döviz getirene o gün geçerli olan kurdan TL veriyor veya TL hesap açabiliyor ya da TL’si olup da döviz almak isteyene yine o gün geçerli olan kurdan döviz veriyor veya döviz hesabı açabiliyor.
Swap, en basit tanımıyla; varlıkların, faizlerin, dövizlerin değiş-tokuş edilmesi anlamına gelen İngilizce bir kelime. Finansal piyasalar ve döviz açısından bakarsak; dövizin aynı anda ve tek işlemle farklı vadelerde alım/satım işlemini ifade ediyor. Bu ifadeleri, sayısal olarak ve basitleştirerek (faizi, vadeleri, takası ve alım satım kur farklarını da ihmal ederek) örneklendirelim.
Diyelim ki TL’nin değer kaybedeceğini düşünen bir yabancı, bin dolarını bir Türk bankasına mevduat olarak yatırıyor ve bu parayı teminat gösterip aynı bankadan o günkü kurdan (5,00 diyelim) 5 bin TL borç alıyor. Diyelim ki bu yabancı aynı gün aldığı bu borçla hemen bin dolar alıp yine aynı bankaya bin dolarlık mevduat daha yapıyor. Bu durumda bu yabancı bin dolar getirerek bankada 2 bin dolarlık hesap açmış ve 5 bin TL borçlanmış oluyor. Bir hafta sonra kur 5,50 TL’ye çıkmış olsun. Bu durumda bu yabancı 2 bin dolarlık mevduatını bu yeni kurdan (5,50 TL) bozarak karşılığında 11 bin TL elde edecek demektir. Bu paradan 5 bin TL’lik borcunu ödeyince elinde 6 bin TL kalır. Bunu o günkü kurdan dolara çevirince bin 90 doları olacak. Özetle bu yabancı bin dolar getirerek bir haftada 90 dolar kazanmış olacaktır. Bir haftada yüzde 9 kazanç çok yüksek bir kazançtır.
Türkiye, bu yüksek kazançları önlemek için TL’ye erişime kısıtlamalar getirerek bu işlemleri önlemeye ve kurdaki yükselmeyi denetlemeye çalıştı. Bu kısıtlamaları aşmak ve TL bularak yeniden koydukları dövizleri alıp çıkmak isteyen yabancılar, bu sefer ellerindeki hisse senetlerini ve Türk tahvillerini satmaya başladı. Bu durumda hisse senetlerinin fiyatları düştü, borsa çöktü, tahvil fiyatları düştü ve (ters yönlü ilişki nedeniyle) tahvil faizleri hızla yükseldi.
Sonuçta dolar kuru, hâlâ yüksek olmakla birlikte, bu eylemin başladığı düzeye göre düştü ama bunun maliyeti borsanın çökmesi ve tahvil faizlerinin artması oldu. Daha da önemlisi, Türkiye istendiği zaman TL ile diğer paraları değiştirmediği için, TL’nin konvertibilitesi uluslararası piyasalarda sorgulanmaya başladı.

TÜRKİYE, NİÇİN BÖYLE BİR SPEKÜLATİF ATAĞA MARUZ KALDI?
Peki, TL böylesine bir spekülatif atak altındayken Türkiye bu saldırıya karşı ne yapmalıydı? Bu soruya yanıt ararsak yanlış yola gireriz ve çıkışımız muhtemelen şark kurnazlığına dönük geçici ve yanlış bir yol olur. Doğruyu bulmamız için soruyu şöyle sormamız gerekiyor: Türkiye ve TL niçin böyle bir spekülatif atağa maruz kaldı?
Her şeyden önce dünya ekonomisinde beklentilerin olumsuz bir yön alması ve bunun etkisiyle Fed’in ve Avrupa Merkez Bankası’nın kısa sayılacak sürede karar değiştirerek faiz artırımlarını ve parasal sıkılaştırmayı ertelemeleri, para piyasalarını ciddi dalgalanmalarla karşı karşıya bıraktı. Böyle bir durumda yerel piyasada ek sorunlar yaratmayarak risklerin artmasını önlemek gerekir. Oysa Türkiye, mart sonunda yapılacak yerel seçimleri bir genel seçim havasına sokarak riskleri artıracak bir çok eylem ve söyleme imza attı. Bu risk artışı yeniden makul düzeylere gerilemezse faizler artmaya devam edecek. Sonuçta riskleri önlemek yerine riskleri artıracak bir eylemler ve söylemler dizisiyle devam etmeyi seçen Türkiye, çoğu kez olduğu gibi nedeni ortadan kaldırmaya yönelik hamleleri yapacak yerde sonuca müdahale etmeye yönelerek borsayı çökertmek, faizleri yükseltmek gibi ağır bedeller ödemek durumunda kaldı. 

arf

Yukarı