23 Haziran 2024
Beşyol Mahallesi 1.İnönü Caddesi 18/8 Küçükçekmece İstanbul
Ekonomi Son Dakika

Türkiye Cumhuriyeti ekonomisinin dünü ve bugünü

Türkiye ekonomisinin 100 yıllık tarihi sürecine bakıldığında kimi zaman korumacı kimi zaman ise serbestleşmeye yönelik son derece cüretkar politikalar uygulandığı görülüyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülke ekonomisini iyileştirecek tek çözüm yolu olarak liberal ekonomi politikasının uygulandığı görülürken, 1930’lar sonrasında devletçi ekonomi politikaları öne çıkıyor.

1923’lerin Türkiye’sinde Osmanlı döneminden devralınan sanayi yeterli değildi. Ayrıca büyük ölçüde sermaye, işgücü, ulaşım, teknoloji, bilgi ve tecrübe yetersizliği mevcuttu. Bu yetersizliklere rağmen hızlı bir kalkınma çabası içine girilmiş ve ekonomik çözümler arandı. Nitekim daha Cumhuriyet bile ilan edilmeden İzmir İktisat Kongresi toplanmış ve burada alınan karar gereği özel sektörü geliştirme politikası benimsenmişti. Zira devlet her alanda yeterli olamadığından, ülke ekonomisini iyileştirecek tek çözüm yolu olarak liberal ekonomi politikası görüldü. O yılların şartları böyle bir politikanın uygulanmasını zorunlu kılmıştı.

1923-1929 döneminde, milli anlamdaki düşüncelerin ağırlık kazandığı bir anlayış esas alındı. Bu yaklaşımla milli iktisat anlayışı öne çıkmış ve yerli iş adamı yetiştirilmesi amaçlanmıştı. Bunun yanı sıra sanayileşme ve tam bağımsızlık hedefleri de ön plandaydı. Dönemin ekonomi politikalarının oluşturulma biçimi, döneme özgü koşulları içeriyordu. TBMM içinde tek parti olan CHP, ekonomi politikalarının oluşturulma merkeziydi. CHP içinde de, hükümet ve bakanlıklar ekonomi politikalarının belirleyicisi durumundaydı. Dönemin para ve kredi faaliyetleri, 1930 yılında Merkez Bankası kuruluncaya dek, Osmanlı Bankası, Deutche Bank ve Ziraat Bankası gibi yerli ve yabancı bankalar tarafından yürütüldü.

Türkiye’de 1923’ten günümüze kadar olan süreçte farklı ekonomi politikaları uygulandı. Türkiye kalkınmasını sağlamak için, zamanının geçerli ideolojilerini izlememiş, kendi şartlarına uygun, kendisine özgü çözümler aramıştı. Atatürk dönemi ekonomi politikalarını dönemsel olarak, 1923’te Cumhuriyetin ilanından 1929 dünya ekonomik buhranına kadar geçen, liberal ekonomi politikalarının uygulandığı dönem, 1930’dan Atatürk’ün 1938’de ölümüne kadar geçen sürede uygulanan devletçi ekonomi politikaları şeklinde sınıflandırılabilir.

Sanayide yerli fabrika üretimi halkın en çok kullandığı mallar olan pamuklu kumaşlarda %10, yünlü kumaşlarda %40, sabunda %20, buğday ununda %60 oranında yerli tüketimi karşılayabiliyordu. Porselen, cam, şeker gibi tüketim mallarının ise tamamı ithal edilmekteydi.

Liberal Milli Ekonomi Dönemi (1923-1933): Bu dönemde kabul edilen Sanayii Teşvik Kanununu ile özel sektör sanayi yatırımlar yapmaya özendirildi. 1931’de Merkez Bankası, 1932’de sanayi sektörüne kredi sağlamak için Sanayi Kredi Bankası ve 1933’de projeleri değerlendirmek için Devlet Sanayi Ofisi kuruldu.

Devlet Önderliğinde Kalkınma Dönemi (1933-1950): Bu dönemde Türkiye’de devlet öncülüğünde kalkınma modeli uygulandı. 1930-1939 Döneminde iktisat politikaları bakımından iki belirleyici özellik vardır: Korumacılık ve Devletçilik. İktisat politikalarının yöneldiği amaç ve elde edilen sonuçlar bakımından ise bu yılları bir ilk sanayileşme dönemi olarak nitelendirmek uygun olur. Özel sektörde hedeflenen başarı elde edilemeyince devlet ekonomide daha fazla etkili olmaya başladı. Türkiye’nin ekonomi politikası karma ekonomik sistem oldu. 1945 yılında ihracat rekor fazlalık verdi. Dış ticaret millî gelirden daha az arttı ve ekonomi içindeki payı da azaldı.

2. Dünya Savaşı yılları

1938-1950 dönemi, 2.Dünya Savaşı’nın yaşandığı, onun doğurduğu çalkantılar ve ağır demokrasi mücadeleleri ile geçti. En önemlisi de, olası bir tehlikeye karşı ülkede savaş ekonomisi politikası uygulandı. Devlet gelirlerini artırma amacı ile 1942 yılında Varlık Vergisi Yasası uygulamaya konuldu. 1945-1950 yıllarında ise çok partili sisteme geçişle birlikte ekonomi alanında yeniden bir liberal akım başladı.

Türkiye Cumhuriyeti, Dünya Savaşı’na katılmamakla birlikte savaşın yarattığı ekonomik ve siyasi problemleri fazlasıyla yaşadı. Bu dönemin en ciddi sorunu, hiç kuşkusuz, dış ticaret olanaklarının kısıtlandığı bir ortamda ülkenin temel gereksinimlerini karşılayabilmek yani başka bir deyişle üretim kapasitesini belirli bir düzeyde tutabilmekti. Ne var ki, devlet merkezli ekonomi politikasına ve alınan tüm önlemlere karşın, 1940-1945 yılları arasındaki ekonomik görünümü başarılı olarak nitelendirmek pek söz konusu değildir.

1946 yılında tarım sektörü en büyük geliri getirirken, en düşük geliri ise sanayi sektörü sağladı. Tabloda belirtilen dönemde sanayi sektörü hep en düşük geliri sağlamıştır. 1950 yılı itibariyle hizmet sektöründen elde edilen ekonomik gelir diğer sektörlerle karşılaştırılınca en yüksek geliri sağlamıştır.

1949 yılında tarım ve sanayinin yaşamış olduğu düşüş GSMH’a ve kişi başına GSMH’a da etki ederek onların da düşmesine sebep olurken, aynı yıl hizmet sektörü büyümeye devam etti. 1950 yılında her üç sektörün de büyüme yaşamasıyla GSMH’da büyüme yaşadı. 1951 yılında GSMH’de yaşanan büyük artışın temel sebebi tarım sektöründe yaşanan büyüme oldu.

1950-1954 arasında ekonomide zirve yaşandı

1950-1954 yılları ülke ekonomisinin zirve yaptığı yıllar olarak betimlenebilir. Buna temel sebep olarak tarımda yaşanan büyük gelişim gösteriliyor. İlgili yılların ikliminin tarım için elverişli olması, 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın tarımsal ürün ithalatını Türkiye’den karşılaması, dış konjektör yapı, yeni arazilerin tarıma açılması ve tarımda makineleşmeye büyük önem verilmesi tarımda yaşanan gelişmelerin başlıca sebepleri olmuştur.

Kamu yatırımları çoğunlukla hizmet sektörüne yapılmış, sanayi yatırımları ise kısmen yapılmıştı. Hizmet sektöründe karayollarına büyük önem verilmiş ve demir yollarında sadece daha önce başlanmış projeler tamamlanmıştı. Liberal ekonomi politikasından dolayı ülkenin dış ticaret hacmi genişlemiş fakat bu durum ithalat oranını ihracattan daha fazla artırmıştı. Bu durum ülkede yaşanan döviz sorununun sebepleri arasında gösteriliyor. Bu nedenle hükümet 20 Nisan 1953 tarihinde liberalizmden resmen vazgeçmiştir.

1958’de devalüasyon yapıldı

Ülke sanayiciliğinin dışa bağımlı olarak gelişmesi, kamu yatırımlarının üretken sektörler için kullanılmaması, iklim şartlarının tarım için yeterli olamaması, ekonominin plansız gelişmesi ve ithalatın daha fazla gelişmesi gibi durumlardan dolayı ülke ekonomisinde yaşanan olumlu hava dağılır ve ekonomik buhran dönemi başlar. 1956 yılı itibari ile ülkede yaşanan ekonomik buhrana dış çevreler devalüasyon çözümünü sunmuş hatta yapılması için baskı uygulamıştı. Mevcut hükümet 1958’e kadar direnmiş ancak artık dış çevrelerden borç alamayacak kadar durum kötüleştiğinden, borç almak için ve ödenmesi gereken borçların ertelenmesi için 4 Ağustos 1958’de devalüasyon yapıldı. Yapılan devalüasyon ile ekonomide bir dizi önlemler alındı fakat kötü gidişatı engellemeye yetmedi. 1960’ta yaşanan askeri darbe ile bu dönem de son buldu. 1960 senesinde yaşanan darbe ile birlikte anayasa değiştirildi. Anayasada ekonominin planlı ve programlı yürütülebilmesi için Devlet Planlama Teşkilatı’na yer verildi.

Kalkınma Planlarının ekonomiye etkisi

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1963-1967 yıllarında uygulandı. Ülke ekonomisini istikrara kavuşturmak için yatırımların sektörler arasında dengeli şekilde dağılması hususu benimsendi. Bilhassa tarım ve sanayi sektörleri arasında denge sağlanması amaçlanmış olsa da, dönemin temel ekonomik yükünü çeken sektör tarım olmuştur. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ise 1968-1972 yıllarını kapsamakta. Birçok yönüyle ilk plana benzese de her iki planı bir birinden ayıran iki temel özellik mevcut. Birinci Planda sektörler arasında denge olması amaçlanırken; İkinci Planda sanayi sektörü ekonominin sürükleyici sektörü olarak belirtilmişti.

Bu dönemlerde alınan kararlar ülke ekonomisini bir nebze de olsa olumlu etkiledi. 1960 itibari ile kısmen ekonomik istikrar sağlanmış bu durum 1969 yılına kadar devam etti ancak 1969 itibari ile ekonomide kötü gidişat kendini göstermiş ve 1970’te tekrar devalüasyon gerçekleşmiştir.

Türkiye’nin 1950-1980 dönemi

1950-1960 yılları arası uygulanan dış ticaret politikalarının ülkeyi ithalatçı konuma getirdiği görülüyor. Ülkede yaşanan ekonomik bunalım ve döviz dar boğazında bu durumun etkisi tabii ki büyük. 1950’li yıllarda uygulanan politikaların ülkenin gerçekleriyle bağdaşmadığı yorumu yapılabilir.

Liberal dış ticaret ve sanayileşme stratejisi uygulayan Türkiye, 1953 yılında ortaya çıkan döviz darboğazı sonucunda, ithal ikamesinin araçları olan kotaları, ithal yasaklarını ve yüksek gümrük duvarlarını uygulamaya başladı. Enflasyonist politikalar ve aşırı değerlenmiş kur politikası da şiddeti giderek artırılarak, 1958 operasyonuna kadar sürdürüldü.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda gelişen ekonomilerin pek çoğu gibi, Türkiye için de hızlı bir büyüme dönemi oldu. 1950’lerin ortalarında ve özellikle de 1970’lerin ikinci yarısındaki krizlere karşın, Türkiye ekonomisi tarihinin en yüksek büyüme hızlarına 1950-1980 döneminde ulaştı. Elverişli dünya koşullarının da desteğiyle bu dönemde kişi başına gelirlerdeki artış hızı yılda %3’ü aştı. Büyüme hızlarını açıklayan en önemli yakın nedenler, tarım kesiminde büyük miktarlarda yeni toprağın üretime açılması, traktör, gübre ve diğer girdilerin kullanımı, kent ekonomisinde ise imalat sanayi ve diğer dallarda daha ileri teknolojilerin kullanımı ve yeni yatırımların devreye girmesi oldu. Büyüme hızlarında önemli bir sıçrama sağlanabilmesinin bir diğer nedeni olarak da hızlı kentleşme süreci gösterilebilir.

1980 yılına kadar, göreli olarak dışa kapalı bir ekonomik model uygulanmışsa da dış konjonktürün yarattığı krizlerden ya da durgunluktan uzak kalınamadı.

24 Ocak ve 5 Nisan ekonominin önemli tarihleri

1980 yılı Türkiye ekonomisi açısından hayli önemli yapısal dönüşümlerin yaşandığı bir yıl oldu. Bu bağlamda 24 Ocak Ekonomik Kararlarıyla artık piyasa ekonomisinin mantığına göre şekillenen bir ekonomik yapı ortaya çıktı. Öte yandan özellikle 1990’dan sonra ekonomi kamu kesiminin gerek içerden gerekse dışardan büyük oranlarda borçlanması ve bunun sonucunda döviz rezervlerinin hızla erimesi, yeni bir ekonomik istikrar programını gündeme getirdi. Bu amaçla 5 Nisan Kararları olarak ekonomi tarihimizde yer bulan ekonomik istikrar kararları alındı. Sözü edilen 5 Nisan Kararları kısmen hedeflerine ulaştı, fakat amaçlarını tam olarak gerçekleştiremedi. Bu gelişmeler Türkiye ekonomisinde piyasa ekonomisinin teorik uygulamalarının birer sonuç yansımasıdır. Temel makro ekonomik göstergelerin başında gelen GSMH’ya baktığımızda oldukça istikrarsız bir yapı görünüyor. Bazı yıllarda GSMH’de hızlı bir yükseliş yaşanırken ardından ise ani düşüşler gözleniyor. Bu istikrarsız yapı yaşanan ekonomik krizlere de davetiye çıkarmıştır. Sonuç olarak 1980’den beri Türkiye ekonomisinin üretim değeri olarak önemli artışlar kaydetmesine rağmen istikrarlı bir ekonomik büyüme yakalayamadığını söyleyebiliriz.

Türkiye ekonomisine yönelik bu olumsuz gelişmelerin yanında özellikle dış ticarette önemli adımlar atılmıştır. Hatta 1980 sonrasında yaşanan en olumlu gelişmenin, ihracat miktarının artması ve ihracatın yapısında sanayi ürünleri lehine bir değişmenin yaşanmasıdır. Özellikle 1980’den sonra ihracat bir fiyat sorunu olarak ele alınmış ve 1980’den bu yana bu amaca yönelik olarak paranın dış değeri reel olarak yarıya indirilmiştir.

Türkiye ekonomisinde 80 sonrası yaşanan en büyük sıkıntı dış borçlanma konusunda yaşandı. Bu sıkıntıların başında ise borçlanma vadelerinin kısa oluşu geliyor. 1980 yılında 20 milyar dolar olan dış borç stokumuz, 2000 yılına gelindiğinde 115 milyar dolara sonrasında ise 2004 yılındaki dış borç stoku da 161 milyar doları geçmiştir.

Bu sonuçlardan hareketle, Türkiye ekonomisinin 1980 sonrasında dışa açılmayı kısmen başardığını fakat temel makroekonomik göstergeler açısından oldukça kötü bir süreçten geçtiği söylenebilir.

2000’li yıllarda ekonomi ne duruma geldi

Türkiye ekonomisinin gelişim sürecinde 2000 öncesi dönemde çeşitli ekonomik sorunların süregeldiği, 2000 sonrasında ise uygulanan tedbirlerle ekonomide olumlu yansımaların ortaya çıktığı görülüyor. 2000 yılında Türkiye ekonomisi yüksek reel faizler, daralan ekonomik aktivite, kamu açıkları ve enflasyon artışı sorunlarıyla karşı karşıya kaldı. Bu sorunlar nedeniyle makroekonomik dengeler sürdürülemez hale geldiği için kapsamlı ekonomik programların uygulanması da kaçınılmaz oldu. 1 Ocak 2000’de Enflasyonla Mücadele Programı uygulamaya konuldu. Program ilk aşamada başarılı olsa da taahhütlerin yerine getirilememesi ve kamu borcunun düşürülememesi sonucunda, 2000 sonlarında güven ortamı iyice kayboldu ve likidite sıkışıklığı ortaya çıktı. Sorunların derinleşmesi Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin yaşanmasına neden oldu. Kriz sonrası ekonomide, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uygulanmaya konularak Türkiye ekonomisinde yapısal dönüşüm süreci başlatıldı.

2008 krizine kadar küresel ekonomideki gelişme ortamı Türkiye ekonomisine olumlu yansıdı. Bu dönemde enflasyonun tek haneye düşmesiyle sağlanan fiyat istikrarını, büyüme performansındaki gelişmeler takip etti. Küresel ekonomik gelişme süreciyle birlikte, kurumsal yapıdaki iyileşme genel olarak ekonomiye istikrar havası kazandırdı. Bu olumlu gelişmelerin yanı sıra işsizlik ve cari açık ise kronikleşerek problem olmayı sürdürdü.

2008 krizi Türkiye ekonomisine kredi, portföy yatırımları, dış ticaret ve risk algısının artması gibi farklı kanallarla etki etti. Bu dönemde uygulanan politikalar kriz karşısında yetersiz kaldı. Merkez bankaları krizin etkilerini en hızlı biçimde ortadan kaldırmak üzere yeni politika tercihlerine yöneldi. Kriz sonrasında TCMB fiyat istikrarının yanında finansal istikrarı politika hedefleri arasına koydu. Fiyat istikrarı ve finansal istikrara aynı anda ulaşılabilmesi için mevcut operasyonel yapı yetersiz kaldı. Bu durumda politika faizine ek olarak zorunlu karşılıklar ve faiz koridoru uygulaması aktif olarak kullanılmaya başlandı. TCMB’nin faiz koridoru, gecelik borç alma ve gecelik borç verme faizleri arasında kalan faiz oranı şeklinde belirlendi. Dünyada küresel finans krizinin etkileri devam ederken, 2018 yılında görülen kur sıçramaları, gelişmekte olan ülkelerin ulusal paralarında değer kayıplarına yol açarak makroekonomik dengeleri sarstı. Arz ve talep şoklarının birlikte oluştuğu COVID-19 pandemisi başladığında, ekonomik etkileri hafifletmek amacıyla genişletici politikalar uygulandı. Kur etkisinin giderek daha çok hissedildiği Türkiye ekonomisinde, artan emtia fiyatları ve küresel belirsizlikler istikrarı olumsuz yönde etkiledi.

Yakın dönem ekonomisinde neler yaşandı?

2000’lerde Türkiye’nin büyüme seyri zikzaklı ilerlemektedir. Türkiye, 2004’te %9,4 ve 2005’te %8,4 gibi yüksek ve devam arz eden büyüme rakamlarını yakaladı. 2002-2007 arası Türkiye’nin büyüme ortalaması %6,8 ve bu büyüme hızı, Türkiye’nin potansiyel büyüme oranı olarak görülen %4,5-5 bandının üzerindedir.

1990’larda ciddi ekonomik dengesizliklere ve 2001’de zayıflayan finansal krize sahip olan bir performansın ardından Türkiye hızlı bir büyüme performansı gösterdi. İlk kez 1960’lardan sonra yıllık yaklaşık %6’nın üzerinde bir büyüme oranı yakalandı. Bu oranlara yapısal değişim, verimlilik artışı ve genişleyen ekonomik faaliyetlerin sayesinde ulaşıldı. Kurumsal iyileşmeler, dışsal ve içsel faktörler ile birlikte reformları beraberinde getirdi. Bu reformlar sadece pozitif büyüme üzerinde olumlu etki yapmamış; ayrıca yüksek enflasyon kontrol altına alınırken, bütçe açıkları da azaltılmıştır. 2008 yılında tüm dünyayı saran global kriz sebebiyle, Türkiye’nin büyüme hızı %0,8’e düştü. Asıl etkilerin görüldüğü 2009 yılında ise ülkemiz %4,7’lik bir küçülme yaşadı.

Türkiye özeline bakıldığında; 2010 sonrası AB hedeflerinden uzaklaşma, güçlü muhalefetin olmaması, keyfi ve öngörülemez kararlar, ilk dönemdeki kurumsal değişimi yavaşlatmış, bu durum büyüme performansını olumsuz etkilemiştir. 2010 yılında baz etkisi sebebiyle %9,2’lik bir büyüme görülse de 2011-2017 yılları arasındaki ortalama büyüme performansı ise %4,6’dır. 2017 yılında görülen %7,4’lük büyüme, ortalamayı artıran bir performanstır ancak bu oranın sağlanmasında genişleyici para ve maliye politikasının etkisi bulunmaktadır ve sürdürülebilir gözükmemektedir. Ayrıca IMF raporu ekonomide bir ısınma sorununa işaret etmektedir. Aynı raporda Türkiye’nin 2018 büyüme hızı %4,4 olarak, 2019 büyüme hızı %4 olarak tahmin edilmiştir.

COVID-19 salgını, yakın tarihimizin en büyük sağlık krizi olarak tarihe geçmiş ve etkileriyle küresel ölçekte bir sarsıntıya yol açmıştır. Bir taraftan insan hayatı için mücadele edilirken diğer tarafta devasa ekonomi makinasının çarklarının döndürülmesi için çaba sarf edildi. Salgınla mücadele kapsamında diğer ülkelere benzer bir şekilde Türkiye’de de hem kapanma önlemleri hem de piyasanın krizden korunması için genişletici politikalar yoluna gidildi. Bu tedbirler kapsamında ilk adımlar hızlı bir şekilde Mart 2020 tarihinde atıldı. Bu adımların sonucunda, 2. çeyrekte daralan ekonomi hızlı bir şekilde toparlanmış ve 2020 %1,8 gibi görece iyi bir oranda büyüme kaydetmiştir. Ancak, salgının ortaya çıkardığı sektörel etkiler döviz arzında ve enflasyonda sorunlara neden oldu ve 2021’e bu problemlerle girildi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir