Enerji Depolama Endüstrileri Derneği (EDEDER) Yönetim Kurulu Başkanı Doğa Can Bayram, enerji depolama teknolojilerinin artık yalnızca yenilenebilir enerji yatırımlarını destekleyen bir unsur olmaktan çıktığını ve elektrik sisteminin temel yapı taşlarından biri haline geldiğini söylüyor. Türkiye’nin güçlü proje stoğu, mühendislik altyapısı ve yatırım potansiyeliyle bölgesel bir merkez olabileceğini belirten Bayram, depolama sistemlerinin önümüzdeki dönemde hem enerji arz güvenliği hem de sanayinin rekabet gücü açısından belirleyici olacağını ifade ediyor.
Enerji depolama teknolojileri, yenilenebilir enerji yatırımlarının sürekliliği ve şebeke dengesi açısından giderek daha kritik bir rol üstleniyor. Türkiye’de enerji depolama ekosisteminin mevcut gelişim seviyesini ve önümüzdeki döneme ilişkin büyüme potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Enerji Depolama Endüstrileri Derneği (EDEDER) olarak Türkiye’yi “bölgenin batarya üssü” yapma vizyonuyla hareket ediyoruz. Aslında bu vizyon, sektörün bugün geldiği noktayı ve önümüzdeki dönemde ulaşabileceği ölçeği de net biçimde ortaya koyuyor. Enerji depolama artık yalnızca yenilenebilir enerji yatırımlarının destekleyici bir bileşeni değil; doğrudan elektrik sisteminin güvenliği, esnekliği ve sürdürülebilirliği açısından kritik hale gelmiş durumda.
Türkiye bugün depolama alanında sayısal veriler açısından bölgesinde oldukça güçlü bir konumda bulunuyor. Güncel sektör verilerine göre yaklaşık 33 GW seviyesinde bir batarya proje stoğuna sahibiz. Bu kapasite, Avrupa Birliği’nde en yüksek seviyelere sahip ülkeler arasında yer alan Almanya ve İtalya’nın yaklaşık iki katına denk geliyor. Türkiye’nin mevcut rüzgar ve güneş kurulu gücü düşünüldüğünde, depolama tarafında oluşan bu iştah aslında sektörün geleceğe nasıl baktığını da gösteriyor.
EPDK verilerine göre bugün yaklaşık 678 önlisanslı proje yakından izleniyor. Sahada ise şimdiden yaklaşık 500 milyon dolarlık yatırım gerçekleşmiş durumda. Sürecin tam anlamıyla hayata geçmesiyle birlikte toplam yatırım hacminin 20-25 milyar dolara ulaşmasını bekliyoruz. Bu yalnızca enerji sektörü açısından değil; sanayi, teknoloji, mühendislik ve yerli üretim tarafında da ciddi bir ekonomik dönüşüm anlamına geliyor.
Bizim öngörümüz, 2026 yılı içerisinde yaklaşık 1.500 MW seviyesinde depolama kapasitesinin devreye alınacağı yönünde. Bunun yaklaşık 300 MW’lık bölümünün yılın ilk yarısında tamamlanmasını bekliyoruz. İlk projelerin sahaya inmesi çok önemli çünkü bu süreç yalnızca kapasite artışı anlamına gelmiyor. Finansman modelleri, sigorta mekanizmaları, şebeke kabul süreçleri ve operasyonel standartlar açısından da sektör için ciddi bir referans oluşturacak. İlk dalga projelerin başarıyla tamamlanması, yatırımcı güveni açısından kritik bir eşik olacak.
Büyüme potansiyeline baktığımızda ise dört temel alan öne çıkıyor. Bunların ilki yenilenebilir enerji entegrasyonu. Türkiye’de rüzgar ve güneş enerjisinin elektrik üretimindeki payı hızla yükseliyor. 2025 yılında ilk kez yüzde 22 seviyesine ulaşarak hidroelektriğin önüne geçti. Bu oran yükseldikçe üretim ile tüketim arasındaki saatlik dengesizlikleri yönetebilmek için daha fazla esneklik ihtiyacı ortaya çıkıyor. İşte bu noktada enerji depolama sistemleri kritik rol üstleniyor.
İkinci önemli başlık enerji güvenliği ve şebeke esnekliği. Türkiye’nin elektrik sisteminin enterkonneksiyon bağlantılarına ihtiyaç duymadan “ada modunda” yönetilebilmesi için yaklaşık 5 GW seviyesinde batarya kapasitesine ihtiyaç olduğu değerlendiriliyor. Yeni yenilenebilir enerji yatırımları ve tüketim artışıyla birlikte bu ihtiyacın ilerleyen dönemde 15 GW seviyelerine ulaşması bekleniyor. Yani depolama sistemleri artık yalnızca ticari bir yatırım değil; doğrudan enerji arz güvenliğinin bir parçası haline geliyor.
Üçüncü başlık ise kuraklık ve hidroelektrik üretim dengesi. Türkiye’de kuraklık kaynaklı üretim kayıpları her yıl ciddi miktarda ek doğalgaz ithalatı ihtiyacı yaratıyor. Yapılan sektör çalışmalarına göre bunun yıllık maliyeti yaklaşık 1,8 milyar dolar seviyesinde. Batarya teknolojileri ve hibrit güneş çözümleri bu maliyet baskısını azaltabilecek önemli araçlar arasında yer alıyor.
Dördüncü önemli alan ise yerli üretim ve sanayi ekosistemi. Türkiye’de depolama projelerinde yerlilik oranı yaklaşık yüzde 40 seviyelerinde bulunuyor. Özellikle EMS yazılımları, orta gerilim ekipmanları, trafo, kablo ve sistem entegrasyonu tarafında önemli bir mühendislik birikimine sahibiz. Türkiye’nin uzun vadede katma değerli büyümesini sağlayacak alanlardan birinin de enerji depolama teknolojileri olacağını düşünüyoruz.
Son dönemde EPDK’nın mahsuplaşma ve depolamalı üretim modellerine yönelik düzenlemeleri sektör açısından önemli tartışmaları beraberinde getirdi. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Son dönemde yapılan düzenlemeler sektör açısından oldukça kritik değişimler içeriyor. Özellikle 1 Mayıs 2026 itibarıyla yürürlüğe giren saatlik mahsuplaşma sistemi, depolama yatırımlarının iş modelini doğrudan etkileyen bir dönüşüm yarattı. Yeni sistemle birlikte üretim ve tüketimin aynı saat dilimi içerisinde dengelenmesi esas alınıyor. Bu da depolama yatırımlarının mantığını tamamen değiştiriyor.
Eskiden lisanssız üretim tarafında fazla elektriğin şebekeye verilmesi daha ön plandaydı. Yeni yapıda ise batarya artık “fazla elektriği satma” aracı olmaktan çıkıyor; üretim fazlasını depolayıp puant saatlerde kullanmayı sağlayan stratejik bir enerji yönetim sistemine dönüşüyor. Özellikle ticari ve endüstriyel tesislerde bunun çok daha güçlü bir dönüşüm yaratacağını düşünüyoruz. Çünkü enerji maliyetlerinin yönetimi artık işletmeler açısından doğrudan rekabetçilik konusu haline geldi.
Bunun yanında mevcut yenilenebilir enerji tesislerinin hibrit yapıya dönüştürülmesine yönelik kapasite tahsisleri de önemli bir gelişme oldu. Özellikle hidroelektrik, biyokütle ve jeotermal tesislerin depolama ile desteklenmesi sistem esnekliği açısından oldukça değerli. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın gündeminde bulunan DEKA modeli de önümüzdeki dönemde müstakil batarya yatırımları için yeni fırsatlar yaratabilir. Biz bu süreci yakından takip ediyoruz.
Tabii kısa vadede çözülmesi gereken bazı teknik başlıklar da bulunuyor. Sayaçlandırma altyapısı, yan hizmet piyasalarında batarya katılımı, dengeleme piyasası tarifeleri ve şebeke entegrasyonu gibi konular sektörün öncelikli gündemleri arasında yer alıyor. Ancak orta ve uzun vadeye baktığımızda, bu düzenlemelerin enerji depolama yatırımlarının ölçeklenmesini hızlandıracağını düşünüyoruz. En kritik konu ise yatırımcı güveninin korunması ve regülasyonların öngörülebilir biçimde ilerlemesi. Çünkü enerji depolama uzun vadeli yatırım perspektifi gerektiren bir alan.
Sanayi tesislerinden ticari işletmelere kadar geniş bir alanda enerji maliyetlerinin yönetimi ön plana çıkıyor. Depolama sistemleri bu dönüşümde nasıl bir rol oynuyor?
Bugün enerji depolama sistemleri sanayi ve ticari işletmeler için yalnızca maliyet düşüren bir teknoloji değil; kapsamlı bir enerji yönetim stratejisinin merkezinde yer alan bir yapı haline geldi. Türkiye’de özellikle puant ve gece tarifeleri arasındaki fiyat farkının artması, dengesizlik maliyetlerinin yükselmesi ve enerji kalitesi ihtiyacının büyümesi, depolama yatırımlarını C&I segmentinde çok daha güçlü hale getiriyor.
Özellikle tepe tıraşlama uygulamalarıyla bağlantı gücü maliyetlerinin düşürülmesi, üretim fazlasının depolanarak puant saatlerde kullanılması ve enerji kalitesinin korunması gibi avantajlar işletmeler açısından ciddi bir ekonomik değer yaratıyor. Bunun yanında üretim hatlarının enerji kesintilerinden korunması, güç kalitesinin iyileştirilmesi ve operasyonel sürekliliğin sağlanması da depolamanın öne çıkan katkıları arasında yer alıyor.
Gelecek dönemde bataryaların yalnızca tüketim yönetiminde değil; yan hizmetler ve dengeleme piyasalarında da aktif rol üstlenmesini bekliyoruz. Bu da yatırımcı açısından yeni gelir modelleri anlamına geliyor. Özellikle sanayi tesisleri için enerji depolama sistemlerinin finansal geri dönüş sürelerinin daha cazip hale geleceğini düşünüyoruz.
Tabii sektörün önünde bazı önemli başlıklar da bulunuyor. Şebeke bağlantı süreçlerinin sadeleştirilmesi, teknik standartların netleşmesi, yangın güvenliği ve sigorta standartlarının oluşturulması bugün oldukça kritik konular arasında yer alıyor. Bunun yanında insan kaynağı ve teknik uzmanlık tarafında da ciddi bir gelişim ihtiyacı bulunuyor. Özellikle saha mühendisliği, sistem entegrasyonu ve güvenlik tarafında yetişmiş insan kaynağı büyük önem taşıyor.
Türkiye donanım tarafında Çin ile doğrudan maliyet rekabetine girmekte zorlanabilir; ancak yazılım, mühendislik ve sistem entegrasyonu alanlarında oldukça güçlü bir potansiyele sahip. Biz enerji depolama sektöründeki katma değerin özellikle bu alanlarda yoğunlaşacağını düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin yalnızca iç pazarda değil, çevre ülkeler için de önemli bir teknoloji ve mühendislik merkezi haline gelme potansiyeli bulunuyor.


