Küresel emisyonların yaklaşık yüzde 11’inden sorumlu olan çelik sektörü, düşük karbonlu üretime geçiş sürecinde kritik bir dönemece girdi. Türkiye’nin güçlü üretim kapasitesini koruyarak rekabet gücünü artırabilmesi için enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kullanımı ve düşük emisyonlu teknolojilere yönelik yatırımların hız kazanması gerekiyor.
Dünya demir-çelik sektörü, 2030 iklim hedeflerine yaklaşılırken tarihinin en kritik dönüşüm süreçlerinden birini yaşıyor. Küresel ekonominin temel sektörlerinden biri olan çelik endüstrisi, altyapıdan otomotive, enerjiden savunma sanayine kadar çok geniş bir üretim ekosisteminin ana girdisini oluşturuyor. Ancak sektörün büyüklüğü ve stratejik önemi, beraberinde önemli bir çevresel sorumluluğu da getiriyor.
Global Energy Monitor (GEM) tarafından yayımlanan ve 91 ülkedeki 1.293 demir-çelik tesisini inceleyen rapor, düşük karbonlu çelik üretimine yönelik dönüşümün beklentilerin gerisinde kaldığını ortaya koyuyor. Rapora göre, çelik sektöründeki sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 88’i kömür bazlı üretim süreçlerinden kaynaklanırken, sektör küresel CO₂ emisyonlarının yaklaşık yüzde 11’inden sorumlu bulunuyor. Dünyanın net sıfır emisyon hedeflerine ulaşabilmesi açısından düşük emisyonlu üretim teknolojilerine yapılacak yatırımlar kritik önem taşısa da, son bir yılda daha düşük sera gazı salımı sağlayan üretim kapasitesindeki artışın sınırlı düzeyde kaldığı görülüyor. Fosil girdilere dayanmayan demir üretimine yönelik ilerleme de istenilen hızın oldukça gerisinde seyrediyor.
2025 yılı itibarıyla yaklaşık 2 milyar tonluk küresel ham çelik üretiminin yarısından fazlasını tek başına Çin gerçekleştiriyor. ABD ve Türkiye, hurdaya dayalı elektrik ark ocağı teknolojisiyle üretimde öne çıkarken, diğer büyük üretici ülkelerin çoğunda kömüre dayalı demir cevherinden üretim modeli hâkimiyetini sürdürüyor. Öte yandan Hindistan ise yeni kömür bazlı üretim yatırımlarında listenin başında yer alıyor. Bu tablo, küresel çelik sektöründe üretim kapasitesi ile emisyon azaltım hedefleri arasındaki dengenin kurulmasının önümüzdeki dönemin en önemli gündemlerinden biri olacağını ortaya koyuyor.
Düşük Karbonlu Üretim Rekabetin Yeni Belirleyicisi Oluyor
İstanbul Politikalar Merkezi Araştırmacısı Dursun Baş, mevcut karbon yoğun yatırımların devam etmesi durumunda çelik sektörünün hem küresel hem de ulusal iklim hedeflerine ulaşmasının oldukça güç göründüğünü belirtiyor. Sektörün dönüşümünün önündeki en önemli engeller arasında yeni kömür bazlı üretim yatırımları ile mevcut yüksek fırınların ömrünü uzatmaya yönelik yenileme planları bulunuyor. Almanya, Japonya, Güney Kore ve Çin gibi ülkelerde emisyon ticaret sistemleri ve mevcut en iyi teknikler uygulamaya alınırken, hurda bazlı çelik üretimi ile yeşil hidrojen kullanılarak üretilen doğrudan indirgenmiş demir temelli üretim yöntemleri düşük emisyonlu çelik üretiminin ticari olarak en erişilebilir modelleri olarak öne çıkıyor.
Türkiye ise sahip olduğu üretim kapasitesi ve elektrik ark ocaklı tesislerdeki güçlü konumuna rağmen, özellikle entegre tesislerde dönüşüm yatırımlarının gecikmesi ve sanayinin karbonsuzlaşmasına yönelik finansman mekanizmalarının yeterince gelişmemesi nedeniyle önemli bir eşikte bulunuyor. Türkiye’de ham çelik üreten 40’tan fazla tesisin yaklaşık 40 milyon ton sera gazı emisyonu oluşturduğu, bunun da ülke genelindeki toplam emisyonların yaklaşık yüzde 10’una karşılık geldiği belirtiliyor.
Türkiye’deki ham çelik üretiminin yüzde 70’ten fazlası, sera gazları açısından nispeten daha düşük etkiye sahip elektrik ark ocaklı tesislerde gerçekleştiriliyor. Ancak bu tesislerde kullanılan elektriğin önemli bir bölümü hâlen ithal kömüre dayalı enerji kaynaklarından sağlanıyor. Sektörün toplam sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 65’inden sorumlu olan entegre tesislerde ise henüz somut bir dönüşüm yatırımının hayata geçirilmemiş olması, önümüzdeki dönemde sektörün karşı karşıya olduğu en önemli başlıklardan biri olarak öne çıkıyor.
Uzmanlara göre Türkiye’deki çelik tesisleri; malzeme ve enerji verimliliği, metalurjik optimizasyon, dijitalleşme, yenilenebilir enerjiye geçiş ve iyi mühendislik uygulamaları sayesinde oldukça yüksek bir emisyon azaltım potansiyeline sahip. Bununla birlikte üretim kapasitesindeki büyümenin sürmesi, verimlilik yatırımları hayata geçirilse dahi sektörün toplam emisyonlarını artırma riskini beraberinde getiriyor. Bu nedenle sektörün dönüşümünde yalnızca teknolojik yatırımların değil, üretim planlamasının, enerji politikalarının ve çevresel düzenlemelerin de eş güdüm içerisinde ele alınması gerekiyor.
Türkiye’nin çelik sektöründe sahip olduğu üretim deneyimi, güçlü sanayi altyapısı ve elektrik ark ocaklı tesislerdeki yüksek payı, düşük karbonlu üretime geçiş sürecinde önemli avantajlar sunuyor. Ancak küresel rekabetin giderek daha fazla sürdürülebilirlik ekseninde şekillendiği yeni dönemde, yeşil dönüşüm yatırımlarını hızlandırabilen ve düşük emisyonlu üretim teknolojilerini daha hızlı benimseyen ülkeler, çelik endüstrisinin geleceğinde daha güçlü bir konuma sahip olacak. Çelik sektörünün önündeki yeni rekabet alanı artık yalnızca üretim kapasitesi değil, aynı zamanda düşük karbonlu üretim yetkinliği ve sürdürülebilir dönüşüm başarısı olarak öne çıkıyor.
Türkiye’nin Çelik Karnesi
- İşletmedeki ham çelik üretim kapasitesi: 60 milyon tonun üzerinde
- 2025 yılı ham çelik üretimi: 38 milyon ton
- Tarihi üretim zirvesi: 40 milyon ton (2021)
- Üretimin yaklaşık %70’i elektrik ark ocaklı, %30’u entegre tesislerde gerçekleştiriliyor.
- Türkiye, dünyanın en büyük hurda çelik ithalatçısı konumunda.
- Çelik sektörünün toplam sera gazı emisyonu: Yaklaşık 40 milyon ton
- Sektörün Türkiye’nin toplam emisyonlarındaki payı: Yaklaşık %10